Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

Kitabın yazarı: Barış Bıçakçı

Sayfa sayısı: 136

İlk basım yılı: 2008

Bir süre yere paralel gittikten sonra – Okuyucu yorumu:

“Kitabı sevdiğim bir başka yazar olan Ceylan Taş sayesinde tanıdım. O sevdiyse bende okur severim gibi bir düşünce oluştu birden. Ve evet kitaptaki anlatım gerçekten çok yalın ama aynı zamanda insanın içine işleyen cinstendi. Kitap kısa kısa bölümlerden oluşuyor. Ve sanki birbirinden kopukmuş gibi görünen olaylar anlatılıyor. İlk başta insana “ben ne okuyorum ya böyle, hiç bir şey anlamadım, bendemi sorun var, ben mi anlayamıyorum yoksa” hissini yaşatıyor. Daha sonra fark etmeye başlıyorsunuz ki o alakasız anılar aslında bir bütünün parçasıymış.

Kitabın başkahramanı Başak adında intihar eden bir kızcağız. Anlatılanlarsa Başak öldükten sonra geride kalanların acılarına rağmen nasılda hayatın sıradanlığına kapılıp gittikleri. Hayatlarında Başak varken ve yokken arasındaki değişen şeyler. Bazen de Başak’ın yaşadığı zamanlara dair anılar. Bu anılarda yer alanlar yüzünden belki de Başak’ın niye yaşamamayı seçtiğini bulmaya çalışmak, anlamak gibi şeyler. Biraz karmaşık bir kitaptı ama çok gerçekçiydi, hayatımızın içindendi.

O olmazsa yaşayamayız sandığımız en sevdiğimizi bile kaybetsek daha 5 dakika geçmeden hayatın doğal akışının içine bırakmıyor muyuz kendimizi. Çok acı ama durum bu. Örneğin daha cenaze günü bile tek derdimiz baş sağlığına gelenleri doyurmak, oradan oraya koşturmak oluyor. Böyle tuhaf adetlerimiz var çünkü. Gidenin acısını yaşamak ya da kendi duygularımızla başa çıkabilmeye çalışmak yerine birilerinin pilavına karabiber isteyip istemediği, helvasını yerlere dökmesi, bir ayran daha alabilir mi mümkünse’nin derdine düşmek durumundayız. Sonraki günleri hiç saymıyorum bile. Çok ama çok kısa bir süre sonra o olmazsa yaşayamayız sandığımız kişi sanki daha önce hiç olmamış hayatımızda gibi gelmeye başlıyor ve yolumuza devam ediyoruz.

Ve çünkü böyle olmak zorunda. Başka türlüsü mümkün değil. Yaşamak zorundaysak acımızı orda düştüğümüz yerde bırakıp kalkıp yürümeye devam etmek zorundayız. O klasik cümleyle özetlemek gerekirse “hayat devam ediyor”

Peki ya hayattayken durum farklı mı? İçinde bulunduğumuz çevre, yaşam şartlarımız, sahip olduğumuz aile bize zorunlu bir yaşam sunuyor ve onu ister istemez kabullenip yaşıyoruz. Yine başka şansımız yok çünkü. Ailemizi seçemiyoruz dünyaya gelirken, dünyaya geldikten sonra ise zaten değiştirme şansımız yok. Ve işte her şey o ailedeki bireylerin nasıl olduğuyla, onların nasıl bir çevrede yaşadığıyla alakalı olarak şekillenmeye başlıyor. Belli bir yaşa kadar bu konularda müdahale etme imkanımız yok ya da kendi başımızın çaresine bakma lüksümüz yok. Bağımlıyız onlara, mahkumuz o yaşama.

Peki ya sonra?

Eğer güçlü biriysek okul, iş, eş gibi sebeplerle uzaklaşma, kopma ve değişim imkanı mevcut. Ama güçlü değilsek? İşte o zaman Başak gibi bir noktada pes edip yok olmayı seçebilmek gibi hazin bir son yaşanabilir. Tabi tek seçenek bu değil. Bu zaten seçenek bile olmamalı. Güçlü değilsen de gözünü kulağını kapatıp mevcut durumu kabullenip sevmeye çalışmak gerekiyor galiba. Bu da zor ama hiç değilse seçenek bile olmayan bir seçeneği tercih etmekten iyidir herhalde. En güzeli güçlü olmaya çabalamak o halde.

Yoksa geriye sadece böyle kısa kısa öyküler kalır. Bir süre sonra o öyküleri anlatan ya da düşünen bile olmaz. Yok olur gideriz. Bir yerlerde bir adımız kalır sadece, onu bile zamanla hatırlayan bulunmaz.

Bu kadar karamsar şeyler yazdım diye kitabı bunalım dolu anlatımlardan oluşuyor sanmayın. Aslında kitapta hiç öyle şeyler yok. O kadar günlük ve sıradan olaylara değinmiş ki acının a’sı yok. Ama işte nasıl oluyorsa okuyunca o adı geçmeyen acıyı taa ciğerinizin bir köşesinde hissediyorsunuz. Bir kuş uçuşu, bir tablo, bir koku hayatın karmaşası arasında canınıza okumayı başarabiliyor bazen. Hayat böylede hain işte, ansızın saplıyor hançerini..

O zaman okuyun bence seveceksiniz”

Kitaptan alıntılar:

“Hayat devam eder. Bazı çiçekler susuzluğa ve unutulmaya dayanır. Hayat her zaman devam eder, bunu herkes bilir.”

“Özlemek duvarları en yüksek, kaçılması en zor hapishaneydi.”

“Bir insanı okuduğumuz kitaptaki bir kahramana benzettiğimizde bunu o insanı yargılamak için değil, anlamak için yaparız.”

Bu yazılarıda okuyabilirsiniz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir